BURUK BİR AŞK HİKAYESİ: BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU

B

‘’Ben hep yukarıya, sürekli yukarıya bakmaktaydım; ışık vardı orada, evin vardı, sen vardın, orada benim dünyam vardı.’’

-Stefan Zweig[1].

            Bütün bir hayat boyu tek bir adama sonsuz sadakatle ve aşkla bağlı olan bir kadının buruk hikayesinin anlatıldığı eserin orijinal ismi Brief Einer Unbekannten’dir. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu olarak çevrilen eser ilk kez 1922 yılında yayımlanmıştır. Stefan Zweig tarafından incelikli bir üslupla kaleme alınan eserde bir kadının aşkı anlayış ve yaşayış biçimine şahit oluyoruz. Stefan Zweig’in Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu dahil her bir eseri insanı ait olduğunu hissetmekte zorlandığı dünyadan alıp bambaşka hayatların merkezine götürmeyi başarıyor. Bir erkeğin kaleminden bir kadının aşkının bu denli nahif ve hisli bir şekilde anlatılması da eserin bir diğer dikkat çekici özelliğidir.

            Aşkın bir tanımının olduğunu düşünmüyorum, aşkı tanımlayabilecek kadar bilgi sahibi olduğumuzu da düşünmüyorum. Tüm duygulardan yüce ve tüm duygulardan azade olan aşk tüm tanımlamalardan da münezzehtir.

            Öncelikle şunu belirtmek isterim ki kitabı birçok defa okudum. Eminim sizlerde birçok defa okuyacak ve her bir satırında hislerinizin ve hayatlarınızın altını çizeceksiniz. Birçoğumuz aşk duygusunu tadamadan bu dünyadan geçip gidiyoruz diğer birçoğumuz ise aşk duygusu ile çoktan hemhal olmuş durumda.

Kimileri kadının hissetmiş olduğu tutkulu ve safiyane duyguları abartılı veya gerçek dışı olarak nitelendirse de ben, kimilerinin gerçek bir aşkla yollarının kesişmediği kanaatindeyim. Gerçek bir aşkın, insanı tahayyül dahi edemeyeceği bir kişiliğe dönüştürdüğünü düşünüyorum. ‘’…çünkü sen benim için her şeydin, bütün hayatımdın. Benim için her şey, ancak seninle ilintili olduğu ölçüde vardı, hayatımdakilerin hepsi ancak seninle bağıntılı olduğu ölçüde anlamlıydı. Bütün hayatımı değiştirmiştin[2].’’ satırlarının alt metni de düşüncelerimi destekler niteliktedir.

Benim için mektubun en hüzünlü kısmı ise hitap kısmıydı: ‘’Sana, beni asla tanımamış olan sana[3]’’… Oysaki birçok defa karşılaşmışlardı; fakat gerçek anlamda hiç tanışmamışlardı. Hitapta kalbi dağlayan bir kırgınlık var. Bu kırgınlık kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derinde olmalı… Nasıl anlatılır ki kalp ağrısı?

Her bir satır örselenmiş duygularımızı uyanışa davet ediyor.

‘’Fakat ben, ah evet, ben her ayrıntıyı tutkuyla hatırlıyorum, senden söz edildiğini ilk defa duyduğum, seni ilk defa gördüğüm günü, hayır, hatta saati bile bugünmüş gibi hatırlıyorum ve nasıl hatırlamayayım ki, benim için dünya (hayat) ilk o zaman başlamıştı[4]. ‘’O hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin[5]. Böylesine saf ve yüce aşkı bir ömür boyu yalnızca cesur ve fedakâr bir kadın koruyup, taşıyabilirdi.

‘’Çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım[6].

Ölüm ayırana değin koruyup, taşıdığı aşkı sır gibi saklaması ise ona ve ona duyduğu izah edilemeyen aşka hürmetinin göstergesiydi. Ölümün gelişi aşka dair çekilen tüm sır perdelerini araladı ve geriye içtenlikle yazılmış bir mektup kaldı…

‘’Sana, beni asla tanımamış olan sana…’’


[1] Stefan Zweig, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012, s. 23-24.

[2] Stefan Zweig, a.g.e., s. 13.

[3] Stefan Zweig, a.g.e., s. 2.

[4] Stefan Zweig, a.g.e., s. 5.

[5] Stefan Zweig, a.g.e., s. 3.

[6] Stefan Zweig, a.g.e., s. 5.

Yazar Hakkında

1 Yorum

By Ece Kesici

Ece Kesici

Website

Merhaba! Hello! Здравствуйте!

Instagram

Instagram has returned empty data. Please authorize your Instagram account in the plugin settings .